bi'şey yapmalı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bi'şey yapmalı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2009 Pazar

Yumak

buraya kimsecikler birşeyler yazmadığı zaman, öksüz kaldığı hissine kapılıp birşeyler yazasım geliyor...
bana yazdırmak için mi yapıyorsunuz, bunu anlamış değilim...
bir klişeyle programımıza ara veriyoruz...
"kadınlar karmaşık yaratıklardır..."
aslına bakarsanız; -sözüm size karmaşa bekçileri!- pekte karmaşık değilsiniz...
bir ilişkide, avcunuzun içinde karışık bir yumak olsun istiyorsunuz, daima...
o yumakla oynayıp, hoş vakit geçirmekten, sağa sola koşuşturmaktansa,
gereksiz ve fazla merakınızdan olsa gerek, "acaba içinde birşeyler mi gizli?" diyerekten çözmeye başlıyorsunuz...
gördüğünüz tek şey, dışarıdakinin aynısı... ip!
sonra, oynayasınız geldiğinde, ip yumağından eser kalmadığını fark ediyorsunuz, bak sen şu şansa ki...
bu evrede, o lanet olası yumağı, daha az önce kendinizin çözmüş olduğu gerçeği unutuluyor elbet...
başka bir yumak istiyorsunuz erkekten... başka bir karmaşa. bir karışıklık!
erkek, bir yumak daha veriyor el kremleri, losyonlar ve envai çeşit kimyasalla pamuksulaştırdığınız avcunuza...
oynuyorsunuz... on dakika... yirmi dakika... birkaç saat... birkaç gün...
sonra, merak edip tekrar çözmeye koyuluyorsunuz... kimyanızdan olsa gerek, geçmişten ders almakta yok hamurunuzda...
büyük bir iştahla çözüyorsunuz... sağdan geçir, altından al, üstünden sok! kısa sürede o güzelim yumak, o büyük çabalarla sarılmış ip bütünü, bozuluyor...
tekrar sarmak fikrinin aklınıza gelmemesini ve kendinizin çözdüğünü unutmanızın yanı sıra, "neden bu kadar çabuk söküldüğü" hakkında erkek tarafına çıkışıyorsunuz...
sonra erkek, bunca çıkışa dayanamayıp, yapay yumaklarla gününüzün güzel geçmesi için çabalıyor.
sonra siz yine çözüyorsunuz, o bir tane daha oluşturuyor...
yapageldiğiniz şeyin, tekerrür olduğunu fark ediyorsunuz, ardından...
tekerrür denen şeyin, aynı insanla yapılmasından mütevellit, rahatsızlık duyuyorsunuz, siz zararlı bünyeler...
sonra, başka bir insanın avcunuzun içine verdiği yumağı çözmenin, daha heyecanlı olacağı fikri aklınıza düşüyor...
ne tesadüf ki, bu aşamadan sonra, o pamuk yumuşaklığı formatındaki avuçlarınızın içine, başlarda özenle, sonralarında zoraki konulan yumaklarla oynamıyorsunuz. çözmüyorsunuz da... öylece duruyor bir köşede... başlarda yapmanız gerekeni, son demlerinde yapıyorsunuz... ee, haşlama ilişki, bir işe yaramıyor elbet...
erkek ya bıkıyor, ya bıkmak zorunda bırakılıyor...
siz, başka bir avcun, benzer bir ip yumağını avcunuza özenle bırakmasını hayranlıkla izlerken, erkek, her birini özenle çözdüğünüz yumakların karman çorman ettiği odasını toparlamakla meşgul oluyor...
yumaklar eski haline gelmiyor. eskisi kadar mükemmel gözükmüyor mesela... ya da eskiden olduğu gibi basit osla da, eğlenceli olamıyor...
siz, arkanızı toplamadan çekip gidiyorsunuz...
erkek, yaşantısına bir türlü devam ediyor. ya gerçekten umursamıyor gidişinizi, ya kahroluyor. ya umursamaz gibi davranıyor, ya da ortak arkadaşlarınıza dil dökerek ömrünün bir kısmını tüketiyor...
siz, değişik insanlar, aynı yaşanmışlıklarla, yani tekerrürden ibaret bir hayat yaşarken, erkek yaşadıklarına sürekli değişik tepkimeler vermek zorunda bırakılıyor...
peki bu hikaye nasıl bir sonuç mu doğuruyor? anlatayım...
kadın, karmaşık bir yapı olarak algılanıyor. aslında olmadığı, herkesin gözünün önünde olduğu halde kimse görmek istemiyor, konduramıyor basitliği, bunca acı çektiren ve aynı zamanda bunca mutlu da eden bir canlıya...
kadın, yaşıyor hayatını. envai çeşit fabrikanın ipliğine dokunarak, çözerek, karıştırarak...
erkekse çabalarına bakıyor, kadının ardında bıraktığı topuk seslerinin, dağınık odasındaki hali, uğultuları eşliğinde... şaşırıyor, üzülüyor, kırılıyor, darılıyor, güceniyor, her ne bok yiyorsa yiyor!
kadının avcuna büyük hevesler ve mutluluklarla ya da dayatma karşısında istemeden de olsa bıraktığı tüm yumakları gözlemliyor bir süre... izliyor, düşünüyor, izliyor, üzülüyor, izliyor, lanet okuyor...
süreci tamamlamasının hemen ardından toparlıyor dağınık odasını, yumaklarını... hayatında yer alacak bir sonraki teknoloji -kozmetik- harikası için, hayatında yer alacak bir sonraki açık olan avuçları doldurmak için...
erkek birbirine girmiş ipleri tekrar yumak haline getirirken, üzgünlüğünün ve sıkıntısının getirisi, çözemediği yerleri bir makas yardımı ile kesip atıyor. makyajını tazeledikten sonra çekip giden kadının darmadağın ettiklerini toplamak yorgun ve bıkkın bir hale sokuyor adamı. eksiltiyor, bir sonraki avuca vereceklerini...
sonra, yani odasını tamamen topladıktan sonra, erkek tekrar yaşam belirtileri gösteriyor, eksik de olsa... tekrar ediyor yaşadıkları. hayatına giren her kadın karşısına geçip, avcunu açıyor... gün geçtikçe açılan avuçları umursaması da, içine özenle bıraktığı yumakta, özeni de azalıyor...
daha az yaptığı müddetçe sevildiğini gören erkek, her ilişkiden sonraki toparlama evresinde, makası daha sık kullanır hale geliyor. eksilttikleri artık bir dezavantaj gibi değil de, bir avantajmışçasına lanse oluyor gözünde...
adam deneyim kazanırken, değerlerini kaybediyor bir bir...
kadın, hala aynı şeyleri yaşamakta... belki de daha büyük bir yumak istemek, tek yaptığı değişiklik. ve pek tabii, hayatındaki insan sürkülasyonu... bir de bunun yanında modaya uyum göstererek takındığı ruh halleri ve tavırlar var ki, bunlar da "aynı şeyler"e dahil edilebilir bana sorarsanız...
adam, makas kullanımına ilgisi arttıkça, ilişkileri daha uzun sürmeye, kadınlardan daha çok ilgi, alaka, samimiyet ve sevgi görmeye başlıyor... birşeyler vermedikçe, yani elinde ve avucunda hiçbirşey kalmayınca,
hayatına giren kadınlar tarafından mükemmel olarak adlandırılıyor, el üstünde tutuluyor... oysa, adam hiçbirşey yapmıyor. düşünmüyor, yardımcı olmuyor, çözümcü olmuyor, sağduyulu olmuyor, empati kurmuyor... kadının hayatına birşeyler katma çabasından sıyrılıp kafasının dikine göre yaşamaya başladığı anda, bak sen şu tesadüfe ki tüm kadınlar yollarına güller döküyor, güzel kokulu vücut yağlarıyla masaj yapmak için gün sayıyor ve ulaşılmaz görüyor...
ve son...
duygusuz olmaya mecbur olan bir adam... ve, hiç değişmeyen kadın...
...
bu konu üzerine, daha fazla yazardım da... çok uzadı, çok dallanıp budaklandı...
kısacası, kadın karmaşık değildir. yalnızca karşısında sürekli bir karmaşa, sürekli çözebileceği birşeyler olsun ister...
siz ona, sürekli değişik alanlarda çözebileceğini kanıtlayabileceği imkanlar yarattığınız müddetçe, o, size avuç açmaya devam edecektir...
ha, bir de şu var ki, makas kullanma eğilimi gösterdiğiniz taktirde, ulaşılmaz diyerek niteleseler de sizi, size sunulan hiçbir güzellik, özene bezene yumakları oluşturduğunuz dönemlerde yaşadıklarınızın yerini tutmayacaktır... çaba göstermeyi sever, insan dediğin... çabalamadığı herşey, değersizdir insanın gözünde...
bir kadının en mükemmel aşkı olmak için adlı bir yazı yazmıştım. bu anlattıklarım, o seviyeye ulaşmak söz konusu olduğunda, nihenk taşı kıvamındadır... keza orada modellediğim erkekte, elinde ve avucunda hiçbirşey olmayan biriydi...
eklemem gerektiğini hissettim... bu yazıdaki modeller, yer değiştirebilir. yani iyi niyetli taraf kadın, umursamaz ve çözme arzusuyla kavrulan taraf erkekte olabilir. örneklerini de görüyor-duyuyoruz...
bunca şey söyledikten sonra, bir soru sormak niyetindeyim, bu yazıyı yorumlayacak olan herkese...
yaşanmışlığından ötürü bıkkın düşüp, sunduklarını azaltan, duygusuzlaşan, bazı çok önemli noktaları önemsizleştiren kadının-erkeğin hayatına giren, hiçbir değerini kaybetmemeyi başararak o günlerine gelmiş, herşeyi ilkmiş gibi büyük bir heyecan ve mutlulukla yaşamaya odaklanan adamın-kadının ne suçu günahı var?
bence asıl tartışılması gereken de bu... herkes birşeyler yaşıyor, tecrübe ediyor iyili-kötülü... ama kimisi, bir sonrakini güzelleştirmek için, yaşadıklarına tecrübe diyerek üzerine birşeyler katma çabası içindeyken, kimileri de yaşadıklarına kayıp gözüyle bakarken, bir sonraki davranışında gözlemlenecek olan, sürekli bir eksilme içerisinde sürükleniyorlar...
pozitif ve negatif kutupların birleşmesi gibi olmasa gerek, bu iki farklı ucun bir ilişki içerisinde olması...

24 Eylül 2009 Perşembe

Buluşma!

27 Ekim Pazar saat 14:30 - Taksim Anıt önünde buluşma.

Mekan olarak Mephisto'yu düşündük, daha iyi öneriler olursa oralarda takılırız... Maksat muhabbet değil mi be ya?

ps: Daha önce cumartesi olarak belirlediğimizi biz de biliyoruz ama teknik bir takım aksaklıklar oldu :p

20 Eylül 2009 Pazar

Blog Kazanır

ErkekBlogları Blog olalı bu kadar sakinlik görmedi..
Haklısınız, haklıyız..
Kız arkadaşı olmayan bir grup sapın oluşturduğu bu blog (başkanımız istisna), yaşayamadığı için üretemez oldu.. Ramazanın da araya girmesiyle siftahsız geçen günler akabinde yazamamayı getirdi..

Ramazanın sona ermesiyle Samanyolu, Kanal7, Meltem Tv gibi kanallardan kurtulup, zapingle uydunun şifreli kanallarına geçiş yapmaya başladığımız şu günde blogunda neşeleneceğini düşünmekteyim..

Belki başkanımız elimizden tutar bizi Taksim ve Karaköydeki malum sokaklara götürür.. Bayram kıyağı yapar.. Biz kazanırız bloga renk gelir, bloga renk gelir blog kazanır..

Aramıza bir bayanın gireceğini duyduğumuzda entellektüel görünümlü saplar olarak heycanlanmıştık.. Evet.. Ama düşündüğümüz olmadı.. Blog kaybetti..

Sanat için soyunacak bir bayan bulsakda yine blog kazansa..

Talihsizi.. Hakemle kazansaydık şu dünyada..

Teknolojik nimetleri kulanıp kontör harcamadan iletilerle bayramlaştığımız Facebookda, konu döndü dolaştı sucuğa geldi.. Başkanımız Serzeniz Meraklısı abimizinde canı sucuk çekmiş..
Bu bayram geçti.. Zaten yapamazdık da.. Ama kurban bayramında ErkekBlogları Başkanımız koç kesip, onuruna suçuk partisi verecektir.. Koç başı da blogun en tepesine asılacak, yazarların alınlarına parmakla kan çalınacaktır..


Neyse efenim bayramın ilk gününün şu son 9 dakikasında -büyük çoğunluğunuzun bayramın ikinci günü okuyacağınızı, hatta blogger sorunundan okuyamayacağınızı bilerekten- bayramınızı kutlar, saygılar dilerim..



Bu arada sap da değiliz ha.. Cillop gibi delikanlılarız.. Nigar dahil.. 

Başkanımız çalışsın, ''Blog kazansın''..

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Alış! Veriş!

Erkeklerin kanayan yarası, kadınların gocunmadığı gediği alışveriş...

Malumunuz, iki cins arasında sayısız fark var... Alışverişe bakış açıları da bunlardan biri!

Peki ama neden?

Neden bir kadın için alışveriş kutsal bir ritüel olurken erkek için tam bir çin işkencesine dönüşüyor?

Neden bir erkek mağaza mağaza elinde poşet taşımaktan helak olurken kadın kısmı bir elinde son model cep telefonu, diğer eli sürekli "oraya girelim" tarzında bir navigasyon görevi görür gibi keyif içinde yapıyor alışverişi?

Nedir bu çifte standart?

*

Sonra kadınlar erkeklere muhtaç diyoruz da biz kötüleniyoruz; al işte, torbayı taşıyan erkek, sefasını kadın sürüyor!

*

Ama bahsetmek istediğim nokta bu değil, ki oraya girersek bir önceki cümle tüm işi özetler zaten...

Alışverişe bakış açısı?

Bir erkek için ne giydiği, pantolon - ayakkabı uyumu aslında öyle çok da önemli değil. Ancak ve ancak gideceği ortamda hoşlanabileceği bir hatun varsa gardrobuna şöööööyle ayrıntılı bakar, öbür türlü çeker bir tişört, pantolon giyer gider...

Bakımsızlık değil, elbette kimse de eşek değil gidip turuncu kazak altına yeşil pantolon giymez! Ama işte kadınlar kadar özen göstermez bakar ne renk, altındaki çok mu abes? Değilse giy git işte.

Ama kadın öyle değil... Giyet, çıkarır, bi' daha giyer, iki kez daha çıkartır... Çünkü diğerini çıkartmayı unutmuştur üzerinden...

Yapmayın bunu hanımlar!

Eğer "eşitlik"ten söz edeceksek, lüzumsuz yere önem vermeyin bu uyum işine!

*

Gelelim alışverişe!

E üstü başı hayat memat meselesi olmayan biri delirmiş gibi alışveriş yapar mı? Yapmaz.

O yüzden işte kadın kısmı deli gibi bir o mağazaya bir bu mağazaya dalıyorsa bizon sürüsü gibi, bundandır işte!

Çıkar, giy, giy, çıkar olayı...

*

Herşey iyi güzel, alan memmun satan memmun diyorsanız hanımlar, bunu bir de yanınızda Köle İsuara misali taşıdığınız erkeklere sorun! Onlar da memmun muymuş?

Bundan sonra da alışverişe bir tek kendiniz veya hemcinsleriniz ile çıkın ya hu ne gerek var bin küsür ademoğlunu helak etmeye?

13 Temmuz 2009 Pazartesi

EŞ ve ANNE

Eş olan Kadın- Kocam beni sürekli aldatıyor, nefret ediyorum bu yüzden erkeklerden. Ne buluyorsa başka kadınlarda?
Anne olan Kadın- Oğlum şu kızın eline de oyuncak oldun ya, ne varsa sanki meymenetsizde. Bak falancanın kızı da sana yanıktı, istesen hala koşa koşa gelir sana.

E.K.- Kocam içip içip geliyor eve, dayak atıyor üstüne bir de bana. Elleri kırılasıca!
A.K.- Oğlum kaç kere dedim sana, şu karına azıcık diş göster diye, çok yüz veriyorsun. Hem erkek dediğin sever de döver de. Arada bir vur ki aklı başına gelsin.

E.K.- Kocam benim sözümü hiç dinlemiyor, hep kendi ne derse o olsun istiyor. Çok anlayışsız çoook!
A.K.- Evladım karının sözünden çıkmıyorsun hiç, sen ne biçim erkeksin? Azıcık dişli ol, hep onun dediğini yaparsan bir daha yola gelmez bak.

E.K.- Yıllardır eve kapandım kaldım, sabahtan akşama kadar ev işi. Bir de çocuklar, hiç gün yüzü görmedim. Kocam olacak boyu posu devrilesice bir gün olsun yardım etmedi ki...
A.K.- Ay evladım ben seni ev işi yapasın diye mi doğurdum? Karın olacak şirret sana mı yaptırıyor bunları? Tühh, yazıklar olsun; O bacak bacak üstüne atıp otursun, sen ev işi yap, reva mı bu?

E.K.- Bizimkisi anasının sözünden hiç çıkmaz. Varsa yoksa anası, bir gün de bana karıcım, senin istediğin olsun demedi yemin billah. Zaten şu kaynanamın elinden çektiğim kadar da çekmedim kimsenin elinden.
A.K.- Evladım kaç kere dedim sana, karının lafına bu kadar gitme diye. Bak sen söz geçiremiyorsan bana söyle, ben yapacağımı bilirim ona. Oğlumu ben ona oyuncak olsun diye mi büyüttüm?

Örnekler biraz mübalağalı olsa da gerçeklik payı inkar edilemez. Bugün erkeklerden şikayet eden kadınlar geleceğin şikayet edilecek erkeklerini kendi elleriyle yetiştirecekler. Tıpkı şikayet konusu erkekleri yine başka kadınların yetiştirmiş olduğu gibi. Ben derim ki eşinizden beklediğiniz herşeyi ilk önce oğlunuza kanıksatın, hiç değilse gelininiz rahat etsin.

2 Temmuz 2009 Perşembe

siz erkekmisiniz ulan!

ada vapurundan inip, kabataşın güzel sahil gören caddesinden ağrı 2002 model ucundan modifiyeli ve ses sistemli minibüsümüzle, yüksekçe bir seste Linkin Park - İt's Going Down dinleyerek evimize dönmekte iken;
dikiz aynasından gözüken, manyak bir şöförü olduğu çok uzaklardan anlaşılan bir fıstık yeşili reno megan gözükür...
zor makasları büyük bi beceriyle atarak ve önündeki araçları ürküterek gelen şahıs, sarı saçları, makyajı, hatta kırmızı ojeleri ve güneş gözlüğüyle bi hatun kişisidir...
neyse abi, böyle film tadında anlatmakla olmicak...
adadaydık bugün babamla, bi kaç şey vardı halletmemiz gereken, hallettik otoparktan aracımızı aldık gidiyoruz. ben kullanıyorum. telefonumu da bağladım teybe, açtım çok sevdiğim bi parçayı, dıptıs dıptıs gidiyoruz tipik ergenler tadında... yanımda babam var, o benden daha ergen, ona hiç girmiyorum şimdi...
neyse abi, yaktık sigaramızı, kollarımızı uzattık camdan dışarı, kafamızı sallaya sallaya, trafiğe ayak uydurur bi biçimde sakin sakin giderken, arkadan gelen fıstık yeşili bi megan gördüm... dörtlü açmamış, çok sıkışık trafikte 90 100 arası makas ata ata yaklaştı, ben de bjk stadının yanından taksime doğru gidicem; o yüzden sol şeritteyim az ilerde dönmek zorunda kalacağım için, kimseden küfür yemeyelim, rahatken girelim dedik...
sonra abicim... bu megan geldi bizim aracın dibine kadar sokuldu, dörtlüler, uzunlar, kornalar... allaam, çıldırıcam... sonra dikizden bakarken, sarışın gayet bakımlı desperate housewives setinden kaçmış kadar süslenmiş bir ablamız...
sonra sağdan makas atmak kaydı ile bizi geçme gayreti gösterdi arkadaş, geçerken de, kafasını camdan tamamen çıkarıp ve sağ kolunu bize doğru savurup: "siz erkekmisiniz ulan!" diye kükredi... şaşkınlıktan babamla birbirimize bakarken, bastı gitti hatun... sonra babama dönüp, "iki dakka çıldırabilirim dimi?" dedim, takıl dedi o da..
neyse, otuz saniye sonra falan yetiştim ben buna, yol iki şeride düştü, bi süre yan yana gittik, hemen ardından ışıklarda yan yana durduk... müziği kıstım, olabildiğince kafamı sağa doğru uzatıp; "hiç şüpheniz olmasın" diye seslendim gayet sevecen bi ses tonuyla... kıpkırmızı kesilip yanan yeşil ışığın azizliğiyle bastı gitti sonra da...
çok güldük kendilerine... hatta stadın yanından taksime uzanan yolda, tekrar yakalayıp geçtim, yol trafik ışıkları için daraldığında, önüne geçip arkamda kalmasını sağladım... bu mudur yani şöförlük...
trafikteki kadının sesi misin sen bayan? alla alla...
yok yani, ne geçti eline kadın!.. trafikte kadınları aşağılayan, yetersiz gören tüm şöförler ayağına mı kapanıyo sen böyle yapınca...
hayır; ben küfür de ederdim, ederdim yalan yok.. yanımda babam vardı... beni geç, bunu bi taksiciye, bi dolmuş şöförüne yapsana sen... yemin ederim o ışıklarda alırdı ayağının altına... dua etsin, bana denk geldi...
veya, kesin sarhoştu... tahminen öyleydi ya, sarhoştu tabii... yoksa bi kadın ne bu kadar iyi araba kullanabilir, ne de böylesi bi cesaret gösterip, sağa sola salça olur..
gün geçtikçe yaşadığım olaylar, daha da ilginçleşmekte... bakalım daha neler görücez...
ps: sonra ve abi-abicim i ne kadar sık kullanmışım... editlemeyelim bari.. :Pp

18 Haziran 2009 Perşembe

aşk olmasa?

* Şarkıların yüzde 99'u olmazdı

* Şiir diye bir olgu asla çıkmayabilirdi

* Ufak çapta cinayetler olmazdı

* Kıskançlık olmazdı

* Bazı hanımlar asla iş bulamazdı

* İş bulanların pek çoğu terfi edemezdi

* Alkol ve sigara satışları yüzde bin azalırdı

* Dünyadaki iş kayıpları yüzde altmış azalırdı

* Depresyon olmazdı, keza antidepresan tarzı ilaçlarda

* Psikologlara harcanan para azalırdı

* "Kadınlar ne ister" sorusu için ademoğlunun harcadığı aptalca vakitler daha faydalı işlere harcanırdı

11 Haziran 2009 Perşembe

Son anda!


''Aziz blogdaşlarım..

Bir defa daha belirtiyorum ki Erkek Bloglarının silahlı neferleri aziz Erkek blogcularının refah ve mutluluğu, Erkek Blog yazarlarının bütünlüğü ve gittikçe azaltılmaya çalışılan Erkek Blogları Dayanışma felsefesine yeni işlevlik kazandırmak, kendi kendini kontrol edemeyen blogu sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan erkek gücünü yeniden eğemen kılmak için yönetime müdahale etmek zorunda kalmıştır.

Yazarlar olarak hepimiz, Erkek Bloglarının refahı uğruna herşeyimizi, blog yazarlığından atılmayı dahi seve seve feda etmeye hazırız.

Blog camiasında her zaman bulunabilen ve son dönemlerde artmış Erkek düşmanları size yalanlar düzerek size aksini söyleyecekler ve menfi propagandalara başvurabileceklerdir.''



İşte bu yazıyı Erkek Bloglarının taslaklarında gördük.. Erkek Bloglarının demokratik yazarları olarak(can,brokoli) bu gece yapılması planlanan Trt baskınını önlemiş bulunmaktayız.. Desteklerinizi beklioruz..

10 Haziran 2009 Çarşamba

Tabusu Var Mı Bu Evin?

Karşı cinsle birşeyler yaşamak iste, tabulara takıl...
Tabulara boyun eğ, hemcinsinle yaşa, tabulara takıl...
Yaşama hiçbişey, lanet et düzene, tabulara takıl...
Takıl hacı! Çekinme hiç!
Tabularla mı ilişki yaşayalım lannnn!?
Karşı cinsle birşeyler yaşamak için çok çabala... Çünkü iki tarafta istese de, bir araya gelmek, duygularını karşı tarafa aktarmak zor iş vesselam... Peşinden ayrılma tüm duygularını peşin peşin aktarmak için. Ama toplum; senet imzalatılan, taksitli ve zor alışverişlerin, dayanılmaz hoşnutsuzluğundan yana olsun. Sen açık açık beğenip, tek seferde ödemek iste tüm bedelleri, ayıplan... (böyledir ya...) Aldırış etme, özgür ruhlu ol, açıl karşı tarafa... O da fit olsun düşüncelerine, senden bu adımı bekliyor, ama çekiniyor olsun...
Sonra topluma karış... Sevdiğin insanın eli elinde olsun, bazen dudaklarda da bu denge yaşansın... Toplum kötü görsün...
Nedir namus olarak gördüğünüz? Taparcasına severken, içgüdülerini, duygularını bastırmak mı?! Yok yaa!
Namusun en babası; sevdiğin insanla sevişmek değil midir? Sevdiğin, aşık olduğun insana sunmak ruhunu... -her hangi birine değil...- Hı?
Siz mi namuslusunuz? Tanımadığınız insanlarla, görücü usulü evlenip, cinsel dürtülerini bastıran, siz? Hmm... Bu daha iyi tabii... Duyguları kesinlikle ikincil, üçüncül planlara bırakmakta fayda görüyoruz, değil mi?
Bir imza mı, sizi namuslu yapan, namuslu kılan... Kıydığınız duygularınız mı yoksa? Duygusuzluğunuz mu, hatta!
Kişisel fikirleri, evrensel doğrular olarak görüp, aynı çizgide tanıyıp-tanımadığı herkese dayatan insanlardan haz etmiyorum...
Bunlar da evrensel doğrular değil belki, belki zırvadan öte gitmez!.. Ama baskı politikası ile aktarılmış düşünceler değiller... Benimseyen varsa, buyursun böyle... Benimsemeyen de; naparsa yapsın banane canım... Alla alla...
Karşı cinsle ilişkiler konusu, neden insanlara tabu olarak dayatılır şu ülkede?

28 Mayıs 2009 Perşembe

Fairyler Götürsün Seni Sünepe!


Alexander Rybak dinliyorum, full albüm çıkartmış eövrovizyondan sonra... albümünde de gayet hoş parçalar var... Tamam itiraf ediyorum, dans bile ettiriyo...
Taşa tutun, düşmanla yakınlaşan vaar :Pp
Na buda albüm kapağı... (bi yerde hemcinsimiz ama, onun üstünden rant sağlasam nolcak, sağlamasam nolcak yaw :Pp)
Ama yakışıklı diil lan, harbi diil... Bu bildiğin bizim ilk okuldaki sünepe Hüseyin... Ötesine geçemez yani :Pp
Pi den keman dersleri alıyorum hemen... :Pp
Adam ortadoğu ve balkanlardaki tüm 16-25 yaş arası bağğyanlara hitap etti lan! E tabi doğal, o yaşlar böyle tiplere ilk okuldan göz aşinalığı ile bakıyolar... Böyle bi sıcak, böyle bi içten gözüküyo göze tabii :Pp


Bende hep ayşecik tarzı kızları yakın bulurum kendime mesela, oda sadece göz aşinalığııı! Bakın şimdi şu resme, herkes karşısında yirmi yıldır tanıdığı, kanka gibi gördüğü birine bakıyo gibi hissetmiyomu? Hissediyo...
Aman diyim... Aldanmayın :Pp

26 Mayıs 2009 Salı

vermek veya vermemek

Ne kadar fesat insanlarsınız, başlık otobüsleri kapsıyor!

Evet, soru şu; otobüste yer veremeyenlerden misiniz? Veya metrobüste veya bilmemnerde...

Kendi adıma söyleyeyim, çok abes bir durum olmadıkça vermiyorum... Koltuk namustur arkadaş...

Ciddi manada ele almak gerekirse; belediye otobüslerinde ben de bir öğrenci olarak hemen hemen aynı parayı veriyorum başkası da... E o zaman basan değil Hasan alır kuralı işlemeli toplu taşıtlarda, madem eşitiz, koltuk kapma yarışını kazanana nedir bu toplumsal dışlama? Misal Avcılar'dan Mecidiyeköy'e gideceğim, bilen bilir 45 dakikalık yol. Avcılar ilk durak. Ben ilk durakta binmişim kırkbeş dakika keriz miyim ayakta gideyim? E amcam da beş dakika uzaktaki ikinci duraktan biniyor ben niye yer vereyim?

Ha ama kucağında bebesiyle gelen bir hatuna da yüz çevirmem, versin bebesini ben tutarım...
Gençler ve kendini genç hissedenler!

Erkek bloglarınında sadece bayanları konuştuğumuzun farkında mısınız?

E ne olacak biz erkeklerin hali? Bakın ligin son haftası geldi çattı, kıran kırana mücadele var. Öte yandan 2010 model araçlar sokakları şenlendirmeye başlarken benzin fiyatları el yakıyor. Yahu ne bileyim, konu mu yok? Hani kendi bloglarınıza yazdığınız o eğlenceli, o gülümseten yazılar? Onları da görelim artık buralarda...

Unutmayın. Pipisi olan tüm insanlar -doğuştan olmak kaydıyla-, burada yazabiliyor. Yazmak istiyorum deyin yeter.

Güneşli günlerde görüşmek üzere :)

19 Mayıs 2009 Salı

Hoşbulalım bari!

İlk yazımı yazdım ya bugün, insan bi tebrik eder, hayırlı olsun der, artık sende düşmansın der.. Ama nerde.. Hemen topa tutulmuşuz.. Yokluğumda.. Pi arkadaşımda olmasa Darağacına götüreceksiniz.. Ayıp.. Centinmen kadın ırkına yaşıktıramadım vallahi..

O değilde ayıptan daha da kötü birşey var ortada..
Şimdi biz sizin postlarınızı gülerek okur, önemli olan makara koy dötüne derken..
Siz hayatınızda hiç olmadığınız kadar ciddi okur, o ciddilikte yorum yapar oldunuz.. Bu durum bizlerin sürekli bantı geri sarmamıza neden olmakta.. '' aman efendim biz makara yapıyoruz'', '' aman efendim yanlış anlamayınız'' gibi cümleler kurup haklıyken haksızmışız konumuna geçip ''ko dötüne ölümlü dünya, reelde alttan alıyoruz sanalda da alalım ezilelim bari'' diye düşünüyoruz..

Bu ezikliği bize yaşatan, sürekli acaba duygusu ile post yazmaya çalışan- savaşmaya çalışan bir grup olarak, ırk-ı mühim olarak haklı mücadelemiz sürecektir diyorum..

Bilmem ne kadar anlaşılamıyoruz.. Büyük takılayım..
BU BLOGDAKİ KİŞİLER GERÇEK, GERİ KALANLAR MAKARA ÜRÜNÜDÜR..

Şu yazıda bile bu dip notu koyma gereği hissettiysem, bizi bu duruma düşürenler utansın diyorum..

Kolları Sıvadım Ben...

Selamlar...
Tema çalışmalarına başladım ben... Ana şablon olarak bunu düşünüyorum... Veya Blogger'in standart temalarından minimanın beyazının üç kollusu üzerinde çalışabilirim ki, bu daha yakışıklı bana göre. Bunun üzerinde header, kutucuk başlığı resmi v.s. çalışacağım... Ama şuan pc de fotoşaaaooğğğp denen mucizevi program yüklü değil, cihaz format yemiş...
Bu temada yukarıdaki bordo kısım tahminimce header konduğunda kaybolacaktır. öyle olduğunda, fontların renk ayarlarını kıpraştırarak, halledebiliriz son rötüşleri...
Header hakkında fikir beyanlarınızı da alabilirim...
Ben diyorum ki; türk sinemasının unutulmaz jönlerinden (tabiki nuri alço ve coşkundan bahsediyorum :Pp) oluşan, komplike bi header yapalım...
Veya; bilindik erkek olmazsa olmazları ve yazı tabanlı bi header yapalım, karman çorman böyle...
Fikir zikrederseniz, işim kolaylaşır...
Evet... Bekliyorum ben, bu arada programlarımı da yükleyeyim, çalışmaya hazır hale getireyim...
(siminyanın verdiği gazla, bi çok insan gelip gitmiş, hoş gelmiş, beş gitmiş alayı...)

15 Mayıs 2009 Cuma

duydum ki...

noluyo huleyn burda! diyerek, kadir abi girişi yapmak istiyorum arkadaşlar...
aşk-meşk... bunlar değildir ki beni benden eden...
hala istanbuldayım ben, anne ve baba faktörü çorluya göndermek istemiyor... bende, hak verirsiniz ki, ev toplamamanın, yemek yapmamanın, kendi ayaklarımı yerden kaldıran bu iki insanın, keyfini sürüyorum...
üstteki paragrafı unut, kötü bi etki bırakıcak vesselam... hacı hastayım ya hala, 1.95 boyuma rağmen hala onların gözünde çocuğum ya, onların "minik" yavrularıyım ya, kıyamıyolar bana, orda gidip yaban ellerde bulaşık yıkamama, ev süpürmeme falan... ben çok istiyorum aslında :P ama göndermiyolar, aileye saygı, kararlarına saygı, saygılı bi türk genciyim ben, aaa lütfen! :Pp
neyse; şincik burda benim bilgisayarım vardı normal şartlarda, internet bağlantım vardı, ama göçünce çorluya, hepsini aldım yanımda götürdüm... evet evet, internet bağlantı kablomu bile götürdüm, böyle de çirkefimdir... sonra, internet bağlantısı küstü, erişimi noktaladı... v.s.
sonracıman; yanımda bi kaç fazla elbise getiricem diye, laptopumu sattım, yarı yolda bıraktım ben.. çorluda yani... e böyle olunca, yazı bile yazamıyorum ki ben doğru dürüst... isterseniz paintten bişeyler ayarlayayım, yerseniz :Pp
temanın üç dört saati var normalde... ya base siyah, ya base beyaz kullanıp, kafasına da bi header geçireceğiz, ama bunun için fotoşop denen mucizevi program gerekli... sonra, banner dediğimiz şeyi jpg formatında yapmak istemiyorum, şöyle cıncıklı, hareketli bişeyler olsun istiyorum... e bunun için de flash programı gerek en kötüsünden... hadi programları buldum, ben kendi farem olmadan, kendimi işime veremem ki... kablosuz kendileri, ruh halime göre göbeğimde, sol kolum üzerinde, sağ bacağımda, bazen yüzümde filan çalışırım yani... yapamam böyle cafe köşelerinde anlicanız...
bu zamanda da, tanıdığımız erkek blogger arkadaşlarımızı bloga yazar olarak dahil edebiliriz mesela... içerik birikimi yaparken, planlama dahilinde etiketlerini, bölümlerini belirleyebiliriz yazıların... sonrasında yazı girme aralığıdır, blog tanıtım sitelerine üye olmaktır, böyle kıldan yünden şeyleri halledersek, temayı oturttuğumuzda hiçbir derdimiz, tasamız olmaz diye düşünüyorum...
birde; aşk var, aşk olmadan, geçer mi bu hayat yahu! o konuya da fazlası ile kafa yoruyorum, rayına oturtulması gerek, bildiğiniz üzre...
son olarak, duydum ki cesetizleri (örgütün bilgi kaynağı, eğitim sorumlusu... çocukları küçük yaşlarda ele geçirip, beyinlerini yıkamayı planlıyor kendileri... henüz başarılı olabilmiş değil...) hala al yazmalım ı izlerken ağlarmış, kendinden geçer, kağıt havlularla daha bi samimi olurmuş... birde hala düzgün olarak türkçeyi okumayı sökememiş, ilk okul birde taktıkları kurdaleyi de, peşkeş çekmişler, sınıf örtmenine yüklü miktarda tebeşir ve kayın ağacından bi sopa hediye etmişler, bağış adı altında, kurdale için... duydum, çok ayıpladım hacı :Pp
sonrasında... geçen günlerde siminya (örgütün ele başısı, çok gaddar olduğu, erkekleri kulaklarından asarak feminist bir dünya oluşturmayı planladığını biliyoruz...)yı izbe bi işkembecide görmüşler... o hanımefendiliğinden, o insanı baştan çıkartan, işvesi, cilvesinden eser yokmuş... tanınmamak için erkekleri tavlarken kullandığı siyah dekolte kıyafetinden sıyrılıp (iş elbisesi bi nevii), eşofman takımı ile gitse de, o pembe kafasıyla tanınmadan edememiş... yani demem o ki, suşi restoranlarında boy gösteren, beyaz şarap ve şampanyadan başka bir şey içmeyen, görünen yüze aldanmayınız... normalde böyle bi hali yok, eser yok... kanmayalım, kandırılmayalım...
evet, sevgili erkek dayanışmasının, gururlu yazarları ve okuyucuları... (tabi ki sadece erkekler) gördüm, duydum ve yazdım...
feminen, feminist bir dünya düzenine hayır!
cesciim, inşalla en kısa sürede kpss denen iğrenç düzenden sıyrılıp, meslek hayatına başlarsın, tabiki de dileklerimiz bu yönde... maksat, şu tasa dolu kürenin içerisinde, biraz neşe, biraz eğlence...
ayrıca siminyacım; senin forsunu, cakanı, havanı, hiçbişey bozamaz, tabiki de bunun bilincindeyiz... :)

14 Mayıs 2009 Perşembe

Ne yapmalı?

Efendim erkekleri örgütlemeye yönelik yazımıza Rectoa'dan gelen yürek parçalayıcı yorumla beraber, acı gerçekler bir kez daha yüzümüze tokat gibi vuruldu.

Serzeniş Meraklısı kardeşimizi yoldan çıkaran bir bayan arkadaş yüzünden tam anlamıyla düzeltilmiş bir temayı bırakın, bir banner'ımız dahi yok! Bu genç adamın aşık olmasıyla, Erkek Blogları camiası büyük bir darbe yemiştir ne yazık ki...

Neyse, ne yapacağız? Bize bir banner lazım. Şu temayı bize daha uygun gelecek şekilde uyarlamamız gerekiyor ve sonra da yapacağımız banner'ları bloglarımıza ekleyerek şova başlayacağız.

Ardından daha ciddi atılımlar yapıp, tüm erkekleri bir çatı altında toplamak suretiyle buraların tozunu attırabiliriz!

Vesselam...